Gerçeğin Değersizleştirilmesi
Fotoğraf: Marcus P., Unsplash
Gerçeğin Değersizleştirilmesi
İnsan, düşünülebilir düşünceleri olan bir varlık. Düşünceler bilgi sürecimizle de ilişkili. Bilgileri algılarımız, algılarımız bilgileri biçimlendiriyor. Bilgiyi paylaşma ihtiyacımız var. Antropologlar bilgiyi paylaşma ihtiyacımızla, dilimizin geliştiğini anlatıyorlar. Öte yandan hayvanların da kendi aralarında basit bir dil ile iletişim kurduğunu biliyoruz. Ne oldu da insan dili bu kadar gelişerek dönüştü? Dilin gelişmesini sağlayan kıvılcımın dedikoduya dayandığına dair yaygın bir görüş var. Kabilede dedikoduları paylaşmak, hikayelendirme yeteneğimizi geliştiriyor. Hikayelendirme yeteneğimiz geliştikçe soyut kavramları da ifade edebildiğimiz diller ortaya çıkmaya başlıyor. Böylece geliştirdiğimiz hikayeler, büyük topluluklar halinde yaşamaya geçişimize imkân veriyor. Büyük topluluklar halinde ortak bir hikayeyle yaşamak, işbirliğinin getirdiği sayısız avantajla güç kazandırarak, Homo Sapiens’i bugünlere getiriyor.
Yani, dedikodu, neredeyse neslimizin bugünlere dek ulaşmasının başlatıcısı.
Hepimiz gerçeği istediğimizi söyleriz. Gerçeği nasıl alırsınız? Dedikoduyla mı, mitolojilerle mi, hikayelerle mi, kamusal söylemlerle mi?
Kültürdeki değişimler ve kullanımı artan sözcüklerle birlikte canlılığını sürdüren diller, yeni sözcüklerle genişlemeye devam ediyor. Bu kapsamda Oxford Sözlüğü, her yıl döneme damgasını vuran, en çok kullanılan sözcüğü seçerek, dönemin kültürel değişikliklerini dil ile ortaya koyuyor. Mesela 2021 yılında seçilen sözcük vax, yani aşı. Tahmin edilmesi kolay. Tamamen yeni bir sözcük değil.
Gerçeğin değersizleştirilmesi veya yalanın meşrulaştırılması veya yalanın siyaseti olarak dilimize çevirebileceğimiz post truth 1992’lerde kullanılmaya başlıyor. Oxford Sözlüğü’ne ise 2016’da girdi. Post truth bir sözcükten fazlası, bir kavrama işaret ediyor. Tamamen kültürü etkileyen bir kavramı. Gerçeği değersizleştiren, yalanı meşrulaştıran bir kültürü nasıl besliyoruz? İçeriğini; doğrudan ifade ettiği anlamla ortaya koyduğumuzda, oldukça rahatsız edici. Öte yandan içinde yaşadığımız zamanın ruhunu son derece iyi yansıtıyor. Objektif olgulardan ya da bilimsel açıklamalardan çok duyguların, kişisel kanıların ve korkuların yansıması olarak “gerçeğin inkârı” ya da “gerçeğin çarpıtılması” olarak tanımlayabileceğimiz post-truth, 2016 Brexit referandumu ve dünyada etkin olan liderlerin söylemlerine bakınca daha da anlam kazanıyor.
Gerçeğin değersizleştirildiği, yalanın meşrulaştığı çağımızın en belirgin özelliği, doğru olarak kabul ettiğimiz şeylerin esasında gerçeklik taşımaması.
Düşünür ve sosyolog Jean Baudrillard, “Nesnel bir gerçeklik var mıdır?” türünden bir soru, bu dünyayı kesinlikle ilgilendirmemektedir diyor. “Günümüz insanı, bir illüzyonun yerine bir başkasını koyuyor. Tüm gücümüzle bu evrenin içindeki kurmacayı/düşselliği (fiction) kurtarmaya çalışıyoruz. Evrenin içindeki “kurmacayı” kurtarmaya çalışmamız oldukça hazin bir durum. Hakikatle bağ kurmaya emek vermek yerine mevcut kurmacaları kurtarmaya çalışmak…
Post-truth sözcüğü, Yalanın Siyaseti anlamıyla ilk kez Sırp kökenli Amerikalı yazar Steve Tesich tarafından 1992 yılında kullanılmıştı. Tesich, özellikle İran-Kontra skandalı ve Birinci Körfez Savaşı bağlamında, “hür insanlar olarak, hür irademizle, yalanı meşrulaştırdığımız dünyada yaşamaya karar verdik yazıyordu. Bu yazardan önce post-truth “gerçeği anladıktan sonra” anlamında kullanılmakla birlikte, Tesich’in kavrama yüklediği anlam farklıydı. Burada “hakikat”, artık önemini kaybetmişti. Özellikle popülist liderler ve halk kitleleri hakikatin ne olduğuna inanıyorsa, hakikatin o olduğuna dair yeni bir anlam kazandırmıştı!
Günümüz siyasetinin yalanı meşrulaştıran pazarlamacıları için olguların önemli olmadığının bir örneğini de alternatif olgular (alternative facts) kavramında görebiliriz. Mesela Trump’ın danışmanı Kellyanne Conway, görevi teslim alma töreninde, katılımcı sayısı Obama dönemine göre çok az olduğu sayısal bir kesinlikte bilinmesine rağmen, töreni; gelmiş geçmiş en kalabalık tören olarak nitelemişti. Bu nitelendirmeyi de alternatif olgular olarak sunmuştu! Diğer bir deyişle yalan söylemeyi, alternatif gerçekler olarak tanımladı.
Bu tür iddialar çerçevesinde mantıklı bir tartışma mümkün değildir. Uzmanların ya da bilim adamlarının ortaya koydukları gerçekler reddedilip, kendi hayal ürünü iddialarına tutunan kitleler, İngiltere’nin AB’den çıkma kararında da kendini gösterdi.
Bilgiye dayanmayan fikirleriyle kurguladıkları hikayeler, gerçeklik dışı durumları kullanmaya ihtiyaç duyan popülist politikacılar kanalıyla, kitleleri manipüle etmek için son derece elverişli birer araç haline gelmektedir.
Gerçeğin değersizleştirildiği (Post-truth) dönem, aynı zamanda çelişkiler dönemidir. Günümüz toplumları, enformasyon bombardımanı içinde, doğru ve yanlış veriler arasındaki çelişkilerle boğularak, sorgulamadan uzaklaşıp, güvenliklerine sarılıyorlar. Kültürler, global çelişkilerle, korkuyla beslenerek biçimleniyor. Toplumun düşünce iklimi, toplumsal yapıdaki özellikleri belirliyor. Enformasyon sistemi kendi varlığını yeniden yaratıyor.
Gerçeğin değersizleştirilmesi (post truth) ile ortaya çıkan çelişkiler, dünyadaki pek çok ulusta ortak özellikler taşıyor.
· Popülizm: Doğru olarak anlatılanın gerçek olmaması
· Bilginin yerini, bilgi niteliği taşımayan söylemlerin alması
· Özgürlükçü değil, korumacı-güvenlik ve korku odaklı
· Devlet aklı yerine kurumsallaştırılmış din
· Barış içinde toplumlar yerine düşman figürü üretme
· Anlamak ve bilmek yerine, inanmanın öne çıkması
· Sevinç ve coşku yerine keder ve yetmezlik duygusu
Yalanın siyaseti, meşrulaştırılması ne yazık ki büyük bir hızla toplumlara yayılıyor. Dünyanın tüketildiği, ekonomilerin çöktüğü bir düzende, gerçeklerle yüzleşmeye ne kadar istekliyiz? Mutluluğun tüketerek elde edileceğini pompalayan kapitalist anlayışı devam ettirmek için alternatif gerçekler adıyla sunulan yalanlara mecbur olabilir miyiz? Peki ya artırılmış gerçeklik? İnsan topluluklarının ülke sınırlarının dışına çıkan global bir düzende yönetilebilmesi için gerçeklik dışı mitlere ihtiyacımız olabilir mi?
Eğer öyleyse, Orwell’in 1984’de söylediği durumu yaşamaktayız:
Savaşın Barış, Cehaletin, Güç olduğu toplumlar…
Burada soru şudur: Gerçekliğin ortadan kaybolması, gerçek bir olguya tekabül eder mi?
Gerçekliğin ortadan kaybolması, olsa olsa uyanarak fark etmemiz gereken bir durum. Bu durumu gerçek olgu olarak tanımladığımızda, hikayede kalıyoruz. Baudrillard, gerçekliğin ortadan kaybolmasını, bize yapılmış bir “emrivaki” olarak adlandırıyor. Emrivaki denilen şeyin ise bir tür meydan okumayla ilişkisi vardır. Öyleyse bizim de gerçeklik olarak sunulan gerçeklik dışına, herhangi bir emrivaki gibi meydan okumamız gerekiyor. Emrivakilerle mi, yoksa kendi sorumluluğumuzla mı devam edeceğiz yaşama?
Dedikodulardan hikayelere, hikayelerden “olanı olduğu gibi görmeye” geçebilmek için emek veriyoruz. Duyularımızın sınırlayıcılığında dünyayı algılarken, acaba olanı olduğu gibi ne kadar görebilirim sorusu güncelliğini koruyan bir soru insanlık için. Olanı olduğu gibi görebilecek uyanıklıkta bakmaya ne kadar istekliyiz? Bilgi ile enformasyon ayrımını yapmaya bile gerek duymadan, en kolay ulaştığımız alanlarla “bilgi” sahibi olduğumuzu zannetmek, her şeye ulaşabiliyorum diyerek, arama motorlarıyla bilgiyi sınırlamak bize ne kadar hizmet ediyor yalanın meşrulaştığı (post truth) çağda? Algımızın sayısız algoritma ile biçimlendiği, sayısız kitle iletişim biçimi ile çevrelenmişken, “olanı, olduğu gibi” görebilmemiz ne kadar mümkün?
Olanı olduğu gibi görmeyi, olanla birlikte devam etmeyi ne kadar doğru değerlendiriyoruz? Olanla devam etmek, enformasyon ve algı bombardımanı ile biçimlenmeye kendini bırakmak mı? Artırılmış gerçekliklerle duyu dünyasını tahta oturtmak mı? Facebook’un META olarak adını değiştirdiği, Avatar’larımızın bizim yerimize her şeyi yapabileceği bir dünyayı konuşurken, “olanı olduğu gibi görmenin” neresinde olacağız? Bugünün gerçeğin değersizleştirildiği dünyasında, olanın kendisini unuttuğumuzu unutmuşken, “insan” olmanın özündeki erdemlerle nasıl buluşacağız?
Dedikodular dili geliştirip, hikayelerimizi yarattı. Peki ya bu hikayelerin, hikaye olduğunu tamamen unutmak neyi yaratacak?
Sorular sormaya, cevapları merak ederek farklı sorular sormaya, cevabı bulamadığımızda en kestirme cevaplarla yetinmemeye, sorularla kalabilmeye, sorgulamayı hatırlamaya öyle çok ihtiyacımız var ki. 21. Yüzyılı sunulan teknolojik imkanlara indirgediğimizde, hayatı teknoloji ile tanımlamaya başlıyoruz. Teknoloji, araç olmaktan çıkıp, hayatın gerçekliğini temsil eder hale geldiğinde, insana ait nitelikleri de dönüştürmesi kaçınılmaz. Çünkü bir mesajdan daha önemli olan şey o mesajın iletildiği mecradır, yani araçtır, “araç metafordur”. (Mc Luhan). Metaforlar, hikayelerimizi yaratır, hikayelerimiz de yaşamları…
Siz neye dönüşmek istiyorsunuz? Kendi yarattığı teknolojiyle doğasına yabancı bir avatara mı, yoksa olanı olduğu gibi görmeye emek veren, insan olmanın erdemleriyle var olan gerçek bir insana mı?
Ocak 2022, İzmir, A. Handan Armağan